İLİM PAZARA KADAR DEĞİL MEZARA KADAR

Kategori : Genel
Ekleyen : Adaletinreisi

İlim paha biçilmez kiymettir, pazarda sergilenmez, o hep başköşedir.
Şah-ı Hazne (k.s) Hazret Muhammed Diyauddin’in yetiştirmiş olduğu halifelerin içinde dışa yansıyan haliyle en ednasıydı, bu yüzden birçok kişi âlim olduğunun farkına bile varamazdı. Gavs-ı Bilvanisi de öyle idi, o da kendini gizlerdi. Derdi ki; Ben sufilerden çok istifade ettim. Sufilerden gördüğüm faydayı Şah-ı Hazne’den alamadım. Sufilerle bulundukça onların muhabbetini, teslimiyetini ve aşkını gördükçe benimkide artıyordu…
Bu yol yükte hafif, pahada kıymetli (ağır) bir ilim yolu, bir inci misali en kestirme güzergâhtır. Onun için sırf işin şekline takılan ve zahirden medet uman maneviyattan nasibi kıttır. Ubeydullah Ahrar (k.s); Bu yolun büyükleri cehri, zahiri şeylere çok ehemmiyet vermemişlerdir. Onların her an bulundukları huzur hali en büyük ilimdir (haldir) der. Dolayısıyla bu yolun başında kurbiyyet ve şuhud (yakınlık ve seyir) vardır, sonunda ise ubu’diyyet ve mahrumiyetin söz konusu olduğunu ima eder.
İnsan yetiştirmek bitki yetiştirmeye benzemez. Bir gün Hazret Muhammad Diyauddin’e;
—Kurban, bir şeyh kendisine geleni kırk günde mezun edip halifelik veriyor ne dersiniz. Bunun üzerine Hazret (k.s) orada bulunan Mollayı Mezin’e (Büyük Hoca’ya) sorar, der ki:
—Molla! Bir eşeğin yavrusu kaç günde ayağa kalkar?
Molla cevaben:
—Kurban iki veya üçgün içerisinde ayağa kalkıp annesiyle dolaşmaya başlar.
Hazret (k.s):
—Peki, insanın yavrusu ne zaman kalkıp dolaşır?
Molla:
—Efendim yeni doğan çocuğu annesi en az iki sene süt verip besledikten sonra ancak ayağa kalkabilir, hem de bir defada ayağa kalkamaz, ancak sürünme ve emekleme safhasından sonra bu durum gerçekleşir.
Hazret (k.s):
—Peki, eşek yavrusuna ne derler? İnsan yavrusuna ne derler?
Molla:
— Eşeğin yavrusuna sıpa, insan yavrusuna ise insan derler.
Hazret (k.s):
—İşte gördün ya, zahmet çekilmeyince eşek yine sıpa oluyor, emek verilince insan insan oluyor diyerek Gavs-ı Bilvanisinin şu sözünü doğruluyor: İnsan öyle olmalı ki bütün âlem o insana çalışmalı.
Lokman Hekim’e sorarlar:
—Sen bu ilmi, aklı ve bilgiyi nerden öğrendin?
Lokman Hekim cevaben;
—Gözü görmeyen ama bir hafızdan, o elindeki asası ile önünü kontrol ederek yürümesi
benim için ibret oldu, dolayısıyla o benim rehberimdir.
Ulemanın en meşhur âlimlerinden İbni Hacer su kenarında dolaşırken içi oyuk mağara şekline gelmiş kaya parçası ile karşılaşıyor. Kendi kendine; Bu kadar yumuşak suyun bir zaman sonra sabırla o kadar sert olan kayayı delerek mağara oluşturuyorsa, o halde damlaya damlaya göl olur misali ilme sarılarak ilmi hakikat pekâlâ yakalanabilir der. Gerçekten de ilme dört elle sarıldı taş oğlu anlamına gelen adına İbn-i Hacer denildi kendisine.
Abdullah b. Abbas’da çok büyük ilim sahibi idi, öyleki 1660 hadis rivayet etmiş, ilmin çokluğundan dolayı ona bahr (deniz), derinliğinden dolayı da Tercümanü’l Kur’an isim verilmiştir.
Resul-i Ekrem İbni Abbas hakkında; Allah’ım! Ona hikmet öğret diye dua etmiş, bir rivayette de; Ya Rabbi! Onu dinde fakih kıl ve ona tefsir ilmini nasib buyur diye zikredilir.
İmam Şafii; konuşmayı susmak devresi ile, ilmi araştırmayı düşünce ile destekleyiniz der.
Tabii’nin büyüklerinden Hasan-ı Basri; Hikmet taşımayan söz, boşboğazlıktır. Susması düşünce olmayan insan yanılmıştır. Bakışının amacı ibret olmayan kimse boşu boşuna oyalanmıştır der.
Tavus’un(r.anh)’ın bildirdiğine göre Havariler Hz. İsa’ya sorarlar:
—Ya Ruhullah! Yeyüzüde şu zamanda senin gibisi var mı?
Hz. İsa (a.s):
—Evet var. Konuşması zikir, susması fikir ve bakışının amacı ibret olanlar benim gibidirler diye cevap vermişlerdir.
Âlimle cahil kimsenin günahlarının hesabı bir değildir. Âlimin işlediği günaha bir, cahile ise iki sevap yazılır. Resulü Kibriya Efendimiz; Âlimlerin eti zehirlidir buyurmuş, yani onların aleyhinde atanlar zehir yemiş gibi olur manasınadır. İmamı Azam talebelerine ders verirken akrebin hücumuna uğrar, öğrencileri hemen müdahale etmek isterken İmam-ı Azam;
—Bırakın müdahale etmeyin, ben Rasulüllah’ın Âlimlerin eti zehirlidir hadisini tecrübe etmek istiyorum bakalım ulemadan mıyım der. Eğer ulemadan isem akrep ölür. Gerçekten de büyük âlim olduğu ortaya çıkar ve akrep ölür böylece.
Rasulüllah; Ümmetimin âlimleri Ben-i İsrail Peygamberleri gibidir buyurarak fazilet yönünden değil, hidayet yönünden olduğuna işaret etmiştir. Hakeza milyonlarca kişinin hidayetine vesile olmuş çokca evliya-i kiram var. Hz. Nuh (a.s) dokuz yüz seneyi aşkın ömür sürmüş kırk kişi hidayete gelmiş ancak, karısı ve oğlu dahi iman etmemiş.
Fıkıh öğrenmek Kur’an ezberlemekten de nafile ibadetlerden de efdaldir. Fıkıh öğrenmekten maksat ihtiyacının fazlasını öğrenmektir.
Hz. Ömer (r.anh) halife sıfatıyla; Bizim çarşı pazarlarımızda fıkıh bilgisi olmayan ticaret yapamaz, çünkü fıkıh bilgisi kıt olan insanlar faize düşer beyan buyurarak her alanda ilim sahibi olmanın gerekliliğine vurgu yapmıştır.
Abdülkadir Geylani (k.s) Allah’a öyle ibadet ederdi ki birgün ibadet halde iken bir ses işitir:
—Ey zikirle meşgul kulum artık senden bütün amel yükümlüllüklerini kaldırdım der.
Abdülkadir Geylani (k.s) derhal tepki göstererek;
—Ey lanetlenmiş şeytan defol der.
Şeytan:
—Benim şeytan olduğumu nerden bildin?
Abdülkadir Geylani (k.s):
—İki şeyle; birincisi akaid ilmimle, ikincisi fıkıh ilmimle. Akaid ilmine dayanarak; sesin
tek yönden geldiğini gördüm, dolayısıyla şeytani olduğunu anladım. Eğer ses her taraftan gelseydi rahmani olurdu. Fıkıh ilimine dayanarakdan şunu söyleyebilirim ki; değil ben peygamberlerden dahi hiç kimseden ibadet mükellefiyeti kaldırılmamıştır. İşte ilim bu. İlim olmazsa rahmani sandığımız birçok şeylerin şeytani olup olmadığını anlayamayız. Dolayısıyla ilim şart.
İslam ilmin ta kendisi, oku diye ilk ilim startı verilmiş mağaradan. Çağımız bilgi çağı
deniliyor, bilgi sağanağı altında yaşıyoruz adeta. Faydalı faydasız bilgiler çevremizi kuşatmış durumda. Öyle ki kime sorsan kendi sunduğu bilgi çok önemli… Acaba hangisi doğru? Bütün bu keşmekeş içinde sade müslümanın yapacağı şey, beynini ve kalbini düzeltip farz ilme yönelmek olsa gerektir.
İlim öğrenmek farz-ı ayındır çünkü. Fazlardan sonra öğrenilmesi gerekenler sırasıyla; vacip, sünnet, mendup, mütehap, mübah, mekruh ve müfsid olan ameller vs.
Şu iyi bellenmeli farz olan ilmin başında akait gelir. Akaitten sonra namazla ilgili farzlar, namazın öncesinde temizlikle ilgili taharet, abdest ve guslün farzları, derken farz olan kıraati ezberlemek, ilmihal bilgilerini öğrenmek, ana-baba hukuku, kimleri sevip kimlere buğz etmek, rehberine karşı vazifeler, batini hastalıklar, oruçla ilgili bilgiler, hac, helal-haram, rızık ve helal kazanç, zekât gibi konular gelir. İlimsiz yol kat edilemez, bu böyle biline.
İlmihal; hal ilmidir. Nitekim ahlaki güzelleştirmeye yönelik ilim olması dolayısıyla ilmihal denilmiş. Sünnet-i seniyye’ye uygun yaşayış gerçekleştirmek ilmihal bilgisi ile mümkün. Zira Allah Teala De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz. Ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir (Ali İmran/31) beyan buyurmakta.
Velhasıl; halini bilmeyen halden anlamaz. Bu yüzden ilim pazara kadar değil mezara kadar işleyen bir süreçtir.
Vesselam.

ALPEREN GÜRBÜZER

Yusuf ile Züleyha

Kategori : Genel
Ekleyen : Adaletinreisi

Aşkın insanlar üzerinde etkin bir gücü, keskin bir egemenliği, yadsınamaz bir hakimiyeti, çürümeyen bir nüfuzu, dayanılmaz bir baskısı vardır.

En sıkı düğümlenmiş düğümleri çözen de, katılıkları eriten de, buna karşılık sağlamları sarsan ve yasak olanı serbest bırakan da odur.

Aşk, göz ile kalp arasında bir maceranın tanımıdır ki evveli yalnızca bir bakıştır; gerisi vesairedir… O ilk bakıştan sonra âşık durmadan sevgiliyi seyretme, ona bakma arzusu duyar. Çünkü göz ruha açılan büyük bir penceredir. Gönlün sırlarını keşfe çalışır ve en gizli düşünceleri bile açığa vurur. Âşıkın gözü sevgiliden başkası üzerinde eğleşip durmak istemez.

Mıknatıs, çekim gücünü göz ile sevgili arasındaki ilişkiden almıştır. Dilbilgisinde sıfatın isme uyduğu gibi göz de sevgiliye uyar, onda eriyip sonsuzluğa karışır.
Eğer sevgiliden başkasına söyleyemeyecek şeylere sahip olunmuşsa aşk kapıda demektir. Bu durumda sevgilinin sözünü can kulağıyla dinlemek, ileri sürdüğü her şeyden dolayı hayret etmek, saçma sapan hatta yalan şeyler bile konuşsa ona hak vermek, haksız olduğu zamanlarda bile onu doğrulamak, ne yaparsa, ne derse peşini sürmek hep aşkın halleridir. Hatta birbiriyle çelişkili durumlar bile bu aşk için söz konusudur. Ayrılık acısının âşıka hoş gelmesi, zamanla ondan zevk alması gibi mesela.

Aşk ilerleyince sevgilinin derdini çekmek mutluluk olabilir. Tabiatta herhangi bir şey haddini aşınca zıddına dönüşür. Bir arabanın tekerleri çok hızlı dönmeye başlayınca sanki tersine dönüyor gibi görülür. Yani bütün trajedilerin sonu komedi, bütün gülmelerin sonu gözyaşıdır. Sevincin de hüznün de aşırısı insanı öldürür. Kahkahalarla gülen kişinin gözünden sonunda yaş akar.

Yıldız sürülerinin çobanları, olsa olsa yalnızlığı seçip inzivaya çekilen ve orada öylece ağlayıp duran âşıklardır. Gecelerin bitmez tükenmez uzunluğunda yıldızları sayıp yıldız yıldız gözyaşları dökerler. Âşıkların gözkapaklarıdır ki bulutlara bu konuda ders verir. Eğer Batlamyus yaşıyor olsaydı, yıldızların akışını gözlemlemek için aşıklardan kendisine bir gözlem ekibi kurardı. Eski bir doğu şiirinde “Yılın en uzun gecesinin hangi gece olduğunu müneccimler ile takvim düzenleyenler değil, ancak gama müptela olmuş âşıklar bilir” denilmiştir. Bu doğrudur.

Aşk, gözyaşı ile gıdalanır, hasret ile beslenir. Yas evinde yüzlerce ağlayıcı olsa yine de en tesirlisi dert sahibinin ahıdır. Yüz dertli bir halka olup otursa, halkanın merkezi elbette en kederli, en yaslı olandır.

Anlatırlar ki Züleyha, Yusuf’u zindana attırdığı vakit onun ayrılığıyla yanıp yakılmaya başlamış. Hem kendisinden ayırmış, hem hasretini çeker olmuş. Bu yüzden zaman zaman zindanı ziyarete gider, sureta “Hükümlüm kaçmış olmasın!” diye kontrol eder ama içten içe de hasret giderirmiş. Eğer Yusuf’u uyurken bulursa hücresinin önünde bekler, seyreder; eğer uyanık bulursa azarlayıp gidermiş. Azarlamasının sebebi de karşılık versin de sesini duyayım diyeymiş. Lakin Yusuf hiç cevap vermezmiş. Nihayet sesini çok özleyince bir köle çağırıp, “Hemen şimdi git, zindanda Yusuf’u yere yık, adamakıllı kamçıla! Öyle vur ki ta uzaktan ah ettiğini duyayım.” emrini vermiş.. Köle emre itaate niyetlenmişse de Yusuf’un güzel yüzünü görünce kıyamamış. Hücrede bulduğu bir postu yere serip onu kamçılamaya başlamış. Kölenin her kamçısında Yusuf mahsustan feryad etmekte, çığlık atmaktaymış. Beri taraftan da Züleyha bağırıyormuş: “- Daha hızlı vur, adamakıllı vur!” Nihayet köle Yusuf’a yalvarmış:

- A güneş yüzlü, Züleyha gelir de sırtında kamçı izi göremezse şüphesiz beni öldürür. Hiç olmazsa bir kere omzunu aç, dişini sık, azıcık olsun kamçıya dayan!..

Yusuf elbisesini sıyırdığında köle öyle bir vuruşla vurmuş ki Yusuf yere kapaklanmış, can evi kavrulmuş. Sonra da Yusuf’un ah edişini duyan Zeliha’nın feryadı işitilmiş:

- Yeteeer!..

İskender PALA

Leyla…

Kategori : Genel
Ekleyen : Adaletinreisi

 
leyla 
 

LEYLA
Dinleyelim dağ basında

Ne söyler şu Leyla Leyla

Oturalım biz diz dize

Hu çekelim  Leyla Leyla



Derdim koymuyor engel

Ölürsem üstüme sen gel

Çeşmi yaşla yu leyla

Yu leyla leyla..



Çakmağını üstüme çaktı

Onulmaz derde bıraktı

Vücudum odlara yaktı

Ateşe su Leyla

 Leyla..

				

Bir Leyla Düşlemesidir Aşk

Kategori : Genel, GÜNCEL
Ekleyen : Adaletinreisi

Bir Leyla düşlemesidir aşk.

Yanmaktır bir gülün kırmızısında, türküler yakmaktır sevgiliye. Gün batımlarında tutulan sevdaları gün doğumlarında aramanın adıdır aşk. Seherlerde bülbülün yanık nağmelerinde gül hasreti çekmektir; güle rengini veren, yüreğini veren bülbül olmaktır aşk.


Ve biz şimdi büyüsü kaybolmuş zamanlarda aşkın peşine düştük. Pazar pazar gezinen Zeliha olduk aşkımıza bir Yusuf bulmak için.
Yusuf, esrarını gizleyen ebedi iffetti.

Mecnun’a özendik sevdamızı bir Leyla’ya yüklemek için. Leyla bir ışıktı, ab-ı hayattı aşkı filizlendiren.

Ferhat olup Şirin’ler hatırına gönül kazmasını yamaç yüreklere vurmak istedik. Şirin, gönül aynasında aşkı büyüten bir suretti.

Bitmeyen özlemler büyütüyoruz bağrımızda. Leyla’ya, Şirin’e, Aslı’ya adadığımız yüreklerimiz vardır. Suretten öte aradığımız bir yâr vardır. Yârin adıyla yan yana bilinsin istediğimiz adlarımız vardır.

“Aşk” ile “ilgi duyma”nın karıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık güllerimiz Leyla kokmuyor, sevda kokmuyor. Aşkın ilk basamağına dahi çıkamadık. Tutkulara takılıp kaldık. Dergâha gelen delikanlıya şeyhin “Sen git, âşık ol da gel, aşkı bil de gel!” dediği kadar dahi olsa, yüreklerimize işleyemedik aşk nakışını. Gönül toprağına atamadık aşk tohumunu. Nadasa bırakılmış yüreklerimize bir Leyla tohumu düşmedi.

Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp kaldık. Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları aşk sandık. Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz.

Sonu “kaf”la biten, “aşk”ta kalb vardır. Kaf, kalbidir aşkın. Aşkın kalbini çıkarıp aldığınızda geriye “aş” (k) kalır, ceset kalır, madde kalır.

Mecnun’un aşkına özenip de yürüdüğümüz yollar, çöl değil. Oysa aşk, çölde haz verir insana. Kalb, çöl yanmışlığında kanıyorsa aşk vardır. Aşk, yanmışlıkla daha bir lezzet verir aşığa. Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adı, cânân adı, can verir ölür ruhlara. Çölde ceylanların sürmeli gözlerinde Leyla’yı görenler, aşka uyanır seherlerde. Ve aşkın büyüsü örülür seherlerde. Toprak öperken alınlarımızdan, aslında Leyla’dır buseler konduran.

Bizim seherlerimizde ceylanlar yok artık. Biz seherlerimizi uykulara feda ettik, göremiyoruz Leyla bakışlı ceylanları. Üstümüze güneşler doğar oldu. Geceler boyu yıldızlarla söyleşip de onlara elveda diyemedik gün doğumlarında. Biz, ceylanların gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla’nın gözlerine benziyor diye. Uykulara feda ettiğimiz seherlere ağlayamadık. Leylasızlığa akmadı göz yaşlarımız.

Biz sevemedik yaratılanı Yaratan’dan ötürü.
Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadık aşk kitabını.

Oysa, varlığın özünde sevda hamuru vardı. O hamuru besleyen aşkın pişmanlık gözyaşı vardı. Adem ile Havva’dan dökülen. Şimdi ezeli pişmanlıklara değil, günübirlik sancılara akar oldu gözyaşlarımız.

En sevgiliye iltifatlar vardı sevgililer sevgilisinden, “Ben sana âşık olmuşam ey şerif!” hitabının tatlı sıcaklığı vardı. “Levlake…” hitabıyla başlayan bin bir renkte iltifatlar vardı. Âşık ile mâşûkun ezelde yazılı, göklerde yan yana asılı adı vardı.

Aşk medeniyetinin sevda pazarında, gönlümüzü bir Leyla’ya, son Leyla’ya, en Leyla’ya sunmanın hesabındayız. Yere göğe sığmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kâbe’sinde misafir etmenin telaşındayız. Misafirlikler bir olmak içindir, tek olmak içindir.Tıpkı kapısına gelen âşıkına seslenen sevgilinin tek olma hayali gibi.

“Kimsin?” diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık “benim” der. Ve tekrar seslenir sevgili. “Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular.” Tekrar kapının tokmağına dokunan ve ısrarından vazgeçmeyen âşık, benlik libasından sıyrılır. “Sen’im” der. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır. Sevdiğinde fânî olur. Aşkın bekâsını bulur.

Ebedî aşkı arzulayanlar, sevdiğinde fânî olup ölümsüzlüğe kucak açanlardır.

Ve sevenlerin dilinde sevilenlerin adı bayraklaşır. Dillerde hep Leyla kitabı okunur. Kulağa gelen her nağmede Leyla, esen her rüzgârda Leyla… Buram buram hep Leyla… Kuşların ötüşünde, güllerin kan kırmızı kıvrımlarında, göğün mavisinde, ağacın yeşilinde hep Leyla vardır. Yağmur damlaları vuslata koşar, düşer toprağa. Toprak, Leyla’sıdır yağmurun; toprağın Leyla’sı yağmur…

Mecnun’a adını sorarlar, Leyla der. Geldiği yeri sorarlar, gideceği yeri sorarlar yine Leyla, hep Leyla der. Hep aşk…

Gönlünü Leyla’ya kaptırmışların şafaklarında, güneşin ışıldayan çehresinde gamzeli tebessümler saklıdır. Dağların doruklarında hiç kaybolmayan beyazlıklar, Leyla’nın yüreğe serinlikler bahşeden sevdasıdır. Aşk, kar beyazı vefalar saklar bağrında.

Yüreğine yasak koyanlar, vefalara bezenmiş aşklarında ölümsüzlüğün kapılarını aralar. Gecenin mavi karanlığında yıldızlardan taç yapan âşıklar. Leyla durağında sevda yağmurlarıyla ıslanırlar.

“Cennet gözlüm” dediğimiz ve yarım kalmış yanımızı tamamlayan sevgiliyi alıp da yanımıza…

“Sen ey cenneti müjdeleyen Sevgili, Sevgilim!” deyip düşüp de peşine, tutunup da eteğine aradık mı hiç gecenin ve gündüzün Leylasını? Sevdanın ve Leyla’nın aşkına kaç gün doğumlarını sancıyla yaşadık? Gün batımlarında kaybettiğimiz Leyla’yı bir gülün kırmızısında bir bülbülün feryadında aradık mı hiç? Leyla’dan başkasını görmez oldu mu gözlerimiz?

Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendisini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur. Dolaştığı günlerden bir gün… Fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla’dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun’a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan. “Kusura bakma derviş baba, ben Leyla’nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla’nın aşkından beni nasıl gördün?”

Aşk yanılgısıyla avunan yürekler sıtmaya tutulur. Yeni bir sevdanın, ezelî ve ebedî Leyla’nın eşiğinde aşka uyanır canlar, Leyla’ya uyanır. Vuslat kokan düşler Leyla’ya uzanır

Nun

Kategori : Genel, GÜNCEL
Ekleyen : Adaletinreisi

 

“Nun.

 
 
Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.
 
Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin.”
 
 
 
 

Kalem Sûresi 1-2

Yokluğun…

Kategori : Genel
Ekleyen : Adaletinreisi

Yokluğun, yokluğun, yokluğun..
Yokluğundur ıssız gecelerde sırdaşım!
Şafağın kızılca karanlığı gibi
Ölümün tarifsiz acısı gibi
Yokluğun, yokluğun, yokluğun
Hasretime yoldaş…

Dikensiz gül açıyor mu ?

Kategori : Genel
Ekleyen : Adaletinreisi

Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz

mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi
sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, halbuki siz bilemezsiniz”
Bakara/216
demektedir Cenab-ı Hakk… Biz bilemeyiz…
bilemeyiz bizim için iyi mi hayırlıdır kötü gözüken mi?
Ama bildiğimizi sanıp, başımıza gelenlere yorum yaparız…
Hani ayırırız ya hayır ve şer diye…
hani hep başımıza gelen hayır olsun isteriz ya..
hani hep kötü işler gelip beni mi buluyor deriz ya isyan edercesine….
hani gülü sever de dikenine yüzümüzü buruşturarak bakarız ya..
Maksat hep güzelliklerin bize verilmesi midir yoksa güzelliklere
layık olunması mıdır hiç düşünmeyiz. Gülü severiz de dikenine
burun kıvırırken, unuturuz dikeni yaratanın da gülü yaradan’ın da
aynı olduğunu…
Sevgiliden gelen her şeye katlanmalı, bilinmeli ki
güle gül kokusunu veren dikendeki öz sudur aslında…
Daima O’nun gülüne de dikenine de razı olmak varken
neden bilmeyiz ; gül koklamak isteyenin,eline dikenin
mutlaka batacağını…Unuturuz her nimetin bir külfeti olacağını…
Hz. İbrahim; fakir ve yolda kalmışlara, mutlaka sofrasını açar,
az çok ne varsa onlarla paylaşırdı. Rabbinin rızasını kazanmış
bu yüce Peygamber; yine bir gün sofrasına kabul ettiği ama
Allah’ın adını anmadan yemeğe başladığı için kızdığı bir kul
için ne diyor Cenab-ı Hakk…
” Ya İbrahim! Ben bu kulumu, beni inkâr etmesine rağmen
40 yıldır besliyorum da, sen bir öğün mü doyuramadın?”
Bize gül ikram edene nasıl teşekkür edeceğimizi bilemeyiz…
ama bu gülü ikram eden, üstelik sevgisini ve rahmetini
her daim hissettiren Yüce Mevla’mıza nasıl teşekkür etmeyiz ki?
Onun gönderdiği gülleri koklamaktan çekinmezken,
dikenine neden nankörlük ederiz ki…
Bizi sevgisinden yaradan yüce Allah, bizlere isteyerek
zulüm yapmaz, zora koşmaz, bela ve musibetlerle sınamaz…
Bunların hepsi, nefsimize uymadığından bizim düşüncelerimizde
oluşan musibetlerden başkası değildir…
Hele birde; doğumumuzdan ölümümüze kadar geçen sürecin;
O’nu daha çok anmamız, O’nun sevgisine daha çabuk ulaşmamız,
O’na yönelmemiz, O’nun rızasını kazanmamız için geçen bir imtihan süreci olduğunu idrak edebilsek…
Hele birde; O’ndan gelen hayır ve şerre razı olabilsek, isyan etmeden “Rabbim benim için hayırlı olanı böyle takdir etti,
o halde bana teslim olup O’na daha çok yönelmem gerek” diyebilsek…
Hele birde; “ Yarabbi! her şeyi yaradan sensin..
işte sırf sen yarattın diye cennetine de razıyım, cehennemine de “ diyebilsek..
Hele birde; “ Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri..
isteyene ver onları…Bana seni gerek seni” diyebilsek..
Açıp ellerimizi de, bakalım avuçlarımıza…
Dikensiz gül açıyor mu ?

Geceler…

Kategori : Genel
Ekleyen : Adaletinreisi

Geceler..
Hüznümü örten örtü!
Günahımın affının son demi
İbadetten eftal uykunun derin sessizliği
Ve Leyl misali sükutun vaveylası…


Ve Sustum…

Kategori : Genel
Ekleyen : Adaletinreisi

”Sustum… Konuş deseler de… Söz gümüşünü biriktiririm artık yamalı keselerde… Özüm her ne kadar kavrulsa da, Leyla menşeli vesveselerde… Veya… Kısıtlamış hülyalarım, açı ortayını yitirse de lüzumsuz hendeselerde… Söz dedim ya… Hani ağlamaklı baktığında kelam kesilen mevzu… İşte o artık bundan böyle, sözü geçmez köselerde… Sustum… Hakikatte susmak dil çeliğini örseler de… Neyse… Sustum…”

Fuzuli ne güzel demiş ; ”YA SEVGİLİDEN SÖZ ET YADA SUS…”

Öyle ya İnsan ya Gülistanda gonca gül olur , yada gonca güle har olur gider…


Kimi dosta varır
Yükleyen Nasihatler. – Diğer müzik videolarına göz atın.

ilk lakırdı

Kategori : Genel
Ekleyen : Adaletinreisi

Yar adıyla başlarım sözüme…
Bismillah deyip yeniden başlattık sanaldaki serüveni. Bir zamanlarki gibi forum sitesi olmaktan öteye kişisel yazılarımın yada beğendiğim, tavsiye ettiğim yazı, resim,video gibi mediaların yer alacağı yeni konsepti umarım beğenirsiniz.  İş güçten fırsat buldukça güncelleme yapmaya çalışacağım
Hertürlü desteğini esirgemeyen Ahmet GENÇ kardeşime teşekkürü bir borç bilirim…